18 Haziran 2011 Cumartesi

Ben Böyle Değildim... Dünyada...

Ben yorgunum artık...
İnsan daha nelere dayanmalı hayatta. Daha nelerle karşılaşmalı. Her gün haberlere bakıyorum, niye bakıyorsam. Sanki iyi şeyler görüyorum.
Bugün bir polis memurunun vurulma anı kameralarda, dün BBC’nin ötenazi belgeselinde ilaç içip ölen ve son nefesinde “su, su…” diye yalvaran bir adam. Öncesinde de daha kötü şeyler. Her gün onlarca trafik kazası haberi, her gün onlarca kavga, onlarca yaralama, onlarca intihar ve onlarca kötü haber. Ne yana dönsek yüzümüzü başka bir nefret hadisesi. Biryan da çakma Arap Baharı yaşanırken, bir yandan adı İsrail olan bir devletçik dünyanın gözü önünde sivilleri öldürmek, yardım gemilerini durdurmak için tatbikat yapıyor. Avrupalılar borç batağında yüzüp vatandaşları sokakları savaş alanına çevirirken bir yandan Amerika’nın yediği haltları temizleme çabası, daha doğrusu yalanları başka yalanları kapatma çabası dünyanın gözü önünde oynanıyor. Onlarca masumun ölmesine hangimizin gıkı çıkıyor.

Ben kendimi boş hissediyorum artık. Sanki içimden alınmış insanlığım. Uzun zamandır, bir gece bile ağladığımı hatırlamıyorum. Uzun zamandır penceremden bakıp, mutlu hayallere dalamıyorum.

Birileri yüzyıllık planlarıyla yaşıyor. Birileri çıkmış hayvan hakları diyor. Haklılarda bunu savunmakta. Ama ortada o kadar insanın hakkı varken. Ve insanlar yaratılmışların en şereflisi iken neden insan haklarını savunanlar sessiz. Birkaç kendini bilmez ( ama onlar kendilerini bildiklerini zannediyor) eylem yapacağım diye soyunuyor. Orasını burasını açıp konuya (hangi konu olduğu belli) dikkat çekiyorlar güya. Birileri haklarını kazanabilmek için sokaklarda kardeşlerini öldürüyor. Birileri kendisini cumhuriyetçi ilan edip, cumhuriyeti yıkıyor. TBMM’yi çalışamaz hale getirmekle suçlanan biri, milletvekili seçilebiliyor. Birileri benim gözümün içine bakarak yalan söylüyor. Birileri gözümün içine bakarak, kızımın okuman hakkını elinden alıyor. Birileri her şeyden sakındığım kızımı, kendi asırlık hainliklerine alet etmek için yetiştirdikleri gözde subaylarının hizmetine sunuyor. Birileri benim ordumun subaylarının aklını saçma sapan oyunlarla yıkıyor. Birileri, birileri… Kim diye düşünmekten bıktım. Neden diye düşünmekten bıktım. Nasıl diye düşünmekten bıktım…

Yorgun dönüyorum her akşam evime. Sabırsız, takatsiz bir adam oldum. Dayanıksız, güçsüz ve tembel. Hangi adımı atmak istesem, içimdeki her neyse durduruyor beni.
İyi bir şeyler yapmak istediğimde içimde inanılmaz bir güç ortaya çıkıyor. Ve işin acı olanı, ben bu gücün farkında bile olmadan o beni tesiri altına alıp, yolumdan döndürüyor. Sessiz ve derinden bir darbe yiyorum.

Mutsuz bir adam oldum be. Ne yapsam bir zevk alamıyorum. Oysa önümde o kadar nimet var. Sağlıklıyım, yiyeceğim, giyeceğim başımı sokabileceğim bir evim var. Ama yine mutlu değilim. Ben kim yaptı böyle. Beni kim daha fazlasına muhtaç etti. Doyamadım bir türlü neyi yesem. Sahibi olmaktan mutluluk duyduğum ancak okumadığım onca kitabım. Göstermekten mutlu olduğum ama bir türlü hakkını veremediğim kıyafetlerim oldu. Ama ben kalıbımın adamı olamadım. İç dünyam en son aldığım Beymen gömlek :- ) kadar bile güzel değil.

Sokakta yüyürken gördüğüm küçük ve mendil satan kızlara acıdım. Acıdığımı sandım. İçimi acıtan ateş saman alevi gibiydi. Daha yanından uzaklaşmadan unuttum o kızı. Hiç düşünmedim, düşünemedim orada ne kadar daha kalacak, ne kadardır orada…
Ben evime gelip yemeğimi yerken, kaç kişinin o anda aç olduğunu hiç düşünmedim.
Kombimin düğmesine basarken, kimleri banklarda uyumaya mecbur olduğunu,
Ben yorganıma sarılırken, kaç kişinin kartonlara sarıldığını,
Banyoda iken, kimilerinin içmeye dahi suyu olmadığı… hiç düşünmedim.

Ya da bir yemeyi yerken, kimilerinin elinin olmadığını hiç düşünmedim.
Beğenirken bir çiçeği rengiyle, kimilerinin o çiçeği hiç görmediğini,
Tavşan kanı demlenmiş bir çayı, fırından yeni çıkmış bir ekmeği koklarken, birilerinin bunları asla koklayamadığını,
Bir derenin şırıltısında huzuru, hiç bülbülün şakımasında mutluluğu duyarken ben, kimilerinin bunu duyamadığını hiç düşünmedim.

Ben şükürsüz bir adam oldum ve çıktım yoldan. Ben şükretmedikçe daha iyi olabilmek için alacağım örnekler ve dersler çekildi benim yolumdum. Daha güçlü yapacak engellerim kalmadı. Başıboş bırakıldım anlayacağın. Başıboş bırakılınca, başımda boş kaldı tahmin edebileceğin gibi.
Sahibi olduğum onlarca kitabı okuyamadım mesela.
Ders alabileceğim arkadaşlarım dostlarım azaldı, onlara da gitmek nasip olmadı, yolum düşmedi.

Ve ben… Ve ben sonunda, her şeyi kendinden bilen, her şeyi kendi elde ettiğini sanan, tüm hatalarını kendine daha doğrusu salaklığına veren, tüm iyilikleri ve başarıları da çalışkanlığına veren ben… sadece ben olup çıktım işte.

Zaten bu kadar saçmalamam da bundan. İçi boş, dışı çürük bir adam daha ne yazabilir ki.

26 Mayıs 2009 Salı

İnanmak ya da İnanmamak. İşte, Bütün Mesele Bu!

Neye inanmak istediğimizle başlıyor her şey. Bilmem hangi yarışı kazanmak mı mutlu edecek sizi? Yoksa soğuk bir ameliyat odasında bitirdiğiniz bir kalp nakli mi? Herkes istediği cevabı verebilir. Belki cevap bulması gereken bir diğer soruda şu, sevdiğiniz iş ve şirkette olduğunuz için mi okuyorsunuz, yoksa “yine mi sabah, yine mi iş” diye eyvahlandığınız bir günde mi okuyorsunuz bu yazıyı. He iki sorunun cevabı da, sizin neye, ne kadar inandığınızla ilgili. Neyi yaptıktan sonra, ruhunuzda rahatlama, yüzünüzde tebessüm bulduğunuzla ilgili…

İnandığımız şey hızlı olmak mı? Peki, inanalım. Aracımız inandığımız şekilde hızlansın. Tam gaz devam edelim yolumuza. Ya inanmadığımız engeller ne olacak. Bu hızda ufacık bir çakıl taşı bile bizi savurmaya yeter. Ya hızlı girdiğimiz bir viraj. Sonumuz…

İnandığımız şey dikkatli olmak mı? Peki, inanalım. Aracımız dikkatli kullanalım. Yetişemediğimiz buluşmalar, kaçırdığımız saatler, geciken işlerimiz.

İnandığımız şey mükemmel olmak mı? Mükemmel olmak? Siz olarak mı? Takım olarak mı? Şirket olarak mı? Hangisi… Hadi, hepimiz ufak yalanlar söylüyoruz bazen. Takımım için çalışıyorum deyin, şirketim için çalışıyorum deyin. Ne önemi var ki, kendiniz için çalışmadıktan sonra, kendiniz için bir şeyler yapmayıp, kendinize inanmadıktan sonra…

Ne diyor Hz. Ali “ İnandığınız gibi yaşayamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” Demek ki sadece inanmak yetmiyor. Güçlü olmak ve inandığınıza sıkı sıkıya bağlı olmak gerekiyor. İnandığınızı yaşayabilmek adına, yaşadığınıza olan inancınızı zaman zaman sorgulamak gerekiyor.

İşimizin ne olduğunun hiçbir önemi yokken, bir şeyler yapmak için hep önemli işleri bekleyenler bizler değil miyiz? Pit alanında sadece lastik tutmakla görevli biri olmakla, F1 pilotu olmak arasında ne gibi bir fark olabilir ki? Ya da hangisinin daha önemli bir iş yaptığını nasıl ayırt edebilir ki? Eğer o lastiği tam zamanında vermek, tam zamanında geri çekmek için tutuyorsak ve bunu yapacağımıza inanıyor ve bunu yapıyorsak, biz başarılıyız demektir. Altı üstü lastik değiştiriyorum demek, hak etmeyenlere güç vermek ve kendimizi yermek demektir.

İnandığımız her noktada belki, Sevgi Hemşire gibi, “açalım hocam” demeliyiz kimi zamanda eşi gibi soğukkanlı olmalıyız. Korkmadan kendimiz iğne yapabilmeliyiz. Oysa hangimiz, kendi tenimize, ruhumuza, aklımıza ufacık bir iğne batırabilecek kadar yürekliyiz ki? Ben değilim…

Lastik tutanla, pilot arasında fark olmadığı gibi cerrahla hemşire arasında da fark yok. Kimin borusu ötüyor kardeşim bu ameliyathanede. Altı üstü 300 farklı parçayı ezbere bilen hemşire mi? Yoksa yıllardır, onlarca adam kesmiş cerrah mı? Hemşirenin gazlı bezleri saymadığında ne olacağını hepimiz gördük. Ya da cerrahın yanlış bir damara dokunmasının nelere mal olacağını. Bu durumda işyerindeki patronlar hemşire mi olurlar yoksa cerrah mı? Lastik mi tutarlar yoksa pilot mu olurlar. Ya da çalışanlar hangisi olurlar ki?

İşte her şey böyle iç içeyken, pistte ya da ameliyathanede ya da ofiste olmamızın hiçbir önemi yok. Geçen sabah sol elimde iş çantam sağ elimde de bir çöp poşetiyle çıktım evden. Sağlak olduğum için ve sağ elim daha güçlü olduğu için, sağ elimdeydi poşet. Ama sağ elimle poşeti 20 m götürebildim. Sol elimleyse 80 m taşıyabildim poşeti. Sonra şunu düşündüm. Sağ elim daha güçlü değil miydi benim. Ya da sağ elimin gücüne inandığım için mi güçlü geliyordu bana. Tersten bakınca da, acaba sol elimin gücüne inanmadığım için mi güçsüz geliyordu bana…

Oysa hepimizin içinde bir yerlerde var olan, inanılmayı ve keşfedilmeyi bekleyen güçler var. Kendince depreşen, ara sıra bizi yerimizden oynatan ama bir tülü varlığını ortaya çıkaramayan güçler var.

Uzun lafın kısası, şu sorunun cevabı, bu bence…
“Formula 1 ve ameliyat masasındaki, hız, mükemmeliyetçilik ve takım ruhu elementlerini E-bebek’e nasıl uygularsınız?”

Kendime inanarak… Evet, yapabileceğime, başarılı olabileceğime, kazanabileceğime inanıyorsam, yaptıktan sonra ruhumun rahatlayacağını ve yüzümde bir tebessüm oluşacağını biliyorsam uygulayabilirim.
Gözümüzü kapatıp hayal kurabiliyorsak ne mutlu.

Ne demiş bir düşünür;
“İnanç görmediğinize inanmaktır, armağanı ise inandığını görmektir”


Bu kompozisyonu şirketim da açılan bir yarışma için yazmıştım. Her ne kadar derece elde edemesemde yine de çok keyifle yazdığım ve keyifle okuduğum bir yazı...

29 Şubat 2008 Cuma

Dört Dakika İçin Bile Olsa Okuyabilmek

Evden acele ile çıkmıştım. Koşar adımlarla metroya doğru ilerlerken bir yandan öğrencilere vereceğim dersin plânını yapıyor, bir yandan da çiseleyen yağmurda ıslanmamaya çalışıyordum. Yürüyen merdivenlerle yeraltı treni istasyonuna indim. Trenin gelmesine iki üç dakika vardı. Bu treni kaçırırsam, on dakika daha beklemem gerekecekti ve dersime geç kalacaktım. Adımlarımı sıklaştırmaya, neredeyse koşmaya başladım. Elimde çanta olmasa, belki de koşacaktım.
Metroda benimle ayni yönde ilerleyen birisinin elindeki uzunca değnekten çıkan, “tak, tak, tak” sesleri, telaşımı ve kafamdaki düşünceleri birden unutturdu. Belli ki, onun da acelesi vardı. Sırtındaki büyükçe çantası ve elindeki değneği ile neredeyse benim kadar hızlı adımlarla ilerliyordu. Biraz dikkatlice bakınca bu kişinin bir bayan ve ayni zamanda “görme özürlü” olduğunu anladım. Kendi kendime, “Acaba onun telaşı neden?” diye sordum. Belki de dünyayı hiç görmemişti. Özürlü haliyle tek basına ilerlese de: tavırları ve yürüyüş sekli ona, kendisine çok Güvenen bir insan görünümü veriyordu. Acaba acele bir isi mi vardı?
Bir anlık her şeyi unuttum. Sanki her şey ağır çekimdeymiş gibi hareket etmeye başladı. Onun, değneğiyle sağını solunu kontrol ederek önüne çıkabilecek engelleri anlaması, kendine yol açması, belki de yasama azminin bir göstergesi idi. Merdivenlere yaklaştığımızı hissettim. “Acaba merdivenlerden inerken kendisine yârdim etsem mi?” diye düşünürken, o merdivenlerden inmeye başladı. Sanki dünya dümdüz olmuş, karşısında hiçbir engel kalmamış gibi merdivenlerin sonuna geldi. Acaba, değneğinin uçunda onu yönlendiren bir şey mi vardı, ya da bu bayan bir saka mı yapıyordu? Kafamdaki düşünceleri toparlamaya çalışırken, metronun durağa geldiğini fark ettim. Merakîm beni bu bayanın yanına çekti ve onunla ayni kompartımana bindim. Oturduğu koltuğa iyice yerleştikten sonra, değneğini katlayıp hızlı bir şekilde çantasının ön bölmesine koydu. Çantasının başka bir bölmesini açarak, büyükçe bir şeyi çıkarmaya çalıştı. Acaba bir yürürçalar veya yiyecek-içecek gibi bir şey mi çıkaracak diye düşünürken, kalbimden de acıma duygularının yükseldiğini hissettim. Belki de dünyayı görmeyi ne kadar çok istiyordu; ağaçlar, evler, araçlar, insanlar ve gözler... Görecek o kadar çok şey vardı ki...
O an için kendimi çok ayrıcalıklı hissettim. Göz, dünyaya açılan bir pencereydi ve ben onların kıymetini fazla bilmiyordum. Ama ne kadar çok şey ifade ettiklerini o bana anlatıyordu.
Bayanın, çantasından çıkardığı kalınca, kitap türü bir şeyin gözüme ilişmesiyle bu düşüncelerimden sıyrıldım. Acaba o çıkardığı bir katalog muydu diyecektim ki, onun görme özürlü olduğu aklıma geldi. Derken sayfaları karıştırıp, parmaklarının uçlarıyla yoklayarak bir yerde durdu. Herhalde aradığı sayfayı bulmuştu. Hemen sağ elinin işaret ve orta parmaklarını kabarık işaretler üzerinde gezdirmeye başladı. Kitap okuyordu... Fakat o görmüyordu ki... Birkaç saniye daldım... Kitap okumak yalnızca görenlere has bir şey değil miydi? Anladım... Artik o gözleriyle değil; kalbiyle, duygularıyla ruhuyla okuyordu... Ve kendimden utandım. Aylardır çantamda taşıdığım ve üç beş sayfanın disinda pek okumadığım kitap geldi aklıma ve yıllarca hiç kitap okumayanlar.
Keşke onlar da, insani düşündüren, hatta utandıran su görüntüye şahit olsalardı. Dünyada milyonlarca insan var... Ama okumak... Neden ben... Aniden kesik düşüncelerimden sıyrıldım. Bir sayfayı okuyup bitirmiş ve diğer bir sayfaya geçmişti. Parmaklarını kabarık işaretler üzerinde ustaca gezdirmesinden, bu ise yatkın birisi olduğu anlaşılıyordu. Demek ki iyi bir okuyucu idi. Ama ne okuyabilirdi ki? Binlerce kitap, dergi ve gazetenin, görme özürlü olanlar için günlük, haftalık olarak hazırlanması belki de mümkün değildi.
Anonsun uyarısıyla, ineceğim durağa geldiğimi anladım. Daha dört dakika geçmişti ve bu kadercik kısa bir sürede dahi kitap okumak çok önemliydi. Bana bu dersi veren görme özürlü o kadın da kitabini çantasına koymaya ve durakta inmeye hazırlanıyordu. Az sonra tren durdu. Önce onun inmesini bekledim. Değneği ile onca insanin arasından “tak... Tak... tak...” sesleri ile ilerliyordu. Arkasından birkaç saniye baktım ve sanki değnekten çıkan o tak tak’lar beynimde, oku... Oku... Oku... Ve şükret diye yankılanıyordu.

Zamanınızı Stressiz Yönetin

Çoğu kişi için zaman, en büyük stres unsurlarından biridir. İşte zamanınızı etkin biçimde kullanmak yani “zaman yönetimi” için bazı ipuçları…
Günlük olayların hallediliş tarzı, kişinin stres durumuna çok önemli etkiler yapar. Olaylara yaklaşımımız ve onlarla baş etme şeklimiz bize hayatı güllük gülistanlık yapabileceği gibi, zehir de edebilir.
Zaman yönetimi önemliGenelde günlük yaşamımıza bakınca karşımıza bizim konuya önem verip düzeltebileceğimiz, eğer beceremiyorsak profesyonel yardımla kolaylıkla önleyebileceğimiz bazı öncelikli durumlar çıkar. Bu durumlardan biri olan “zaman yönetimi” çok önemli stres kaynaklarındandır.
Çoğu kişi için zaman, en büyük stres unsurlarından biridir. Zaman darlığının günlük yaşantımızda ne kadar sorun olduğunu hepimiz biliriz. İşte zamanınızı etkin biçimde kullanmak yani “zaman yönetimi” için bazı ipuçları:
• Öncelikleri belirleyin: Bir gün içinde ne kadar şey yapabileceğinizi gerçekçi olarak tahmin edin. Nelerin en önemli olduğuna karar verin ve çabalarınızı bu hedefe ulaşmaya yoğunlaştırın.
• Gününüzü organize edin: Günün içinde daima gecikme, ara verme ve planlanmayan işlerin çıkması gibi durumlar olur ama, siz önceliklerinize dayalı olarak gün için kesin bir plan yapın. Her zaman ivedi taleplerin yaşamınızı kontrol etmesi tuzağına düşmeyin. Başkalarını tatmin etmek için, kendi düzeninizi bozmak, önemli stres nedenlerindendir.
• İş hayatında olabildiğince fazla yetkiyi ve işi başkalarına devredin: Her işi kendiniz yapamazsınız. Başkalarını eğitmeyi ve onlara güvenmeyi öğrenin.
• Zor işleri önce yapın: Enerji düzeyiniz yüksekken en önemli görevlerle uğraşın. Günün planını yaparken önceliği zor işlere verin. Onları bitirince ne kadar hafiflediğinize siz de inanamayacaksınız. Çok önemli olmayan veya kolayca yürütebileceğiniz işleri sonraya bırakın.
• İşlerinizi ertelemeyin: Önemli işleri sizce uygun sebepler bulup, daha ileri bir zamana ertelemeyin. Bu, farkında olmasanız da sizin için çok büyük bir stres oluşturur.
• Toplantıya ayırdığınız zamanı minimize edin: Toplantıları öğle yemeği saatine veya işten çıkış saatine yakın zamanlarda yapın. Böylece uzun sürmeleri mümkün olmaz.
• İşleri sıkıştırmayın: İşleriniz için akla yakın, gerçekleşebilir bir zaman hedefi belirleyin. Zaman baskısı altında acele ile yapılan işlerin çoğunlukla tekrar yapılması gerekir. Bu da ilk defasında doğru yapılmasına göre, daha çok stres yaratır.
• Mükemmeliyetçi olmayın: Hiçbir zaman mükemmele erişemezsiniz. Makul bir zaman içinde elinizden gelenin en iyisini yapın ve sonra diğer önemli işlere yönelin. Zaman bulursanız daima geriye dönebilir ve daha önce bitirdiğiniz işi rötuşlayabilirsiniz.
İletişim kalitesine dikkat!İnsanlar arası ilişkiler, başlı başına çok önemli stres nedeni olabilir. Herhangi bir ilişkinin kalitesi, sonunda daima iletişimin kalitesine bağlıdır. Etkin bir iletişimin öğrenilmesi, kişiler arası ilişkilerde stres ve çatışmaları azaltmada büyük bir adımdır.Başarılı bir iletişim kurmak için iyi bir dinleyici olun: İletişime girdiğiniz insanların duygu ve düşüncelerini kesintisiz biçimde gerçekten sizinle paylaşmalarına izin verin. Onlarla empati (eşduyum) kurun; kendinizi onların yerine koyun. Önce başkalarını anlamayı denerseniz, siz de daha iyi anlaşıldığınızı göreceksiniz.
Nasıl bir dinleyici olmalı?Aktif bir dinleyici olun; Bu, karşınızdaki insanın gerçekten ne demek istediğine ilgi göstermeniz anlamına gelir. Yanıtınızı düşünmek yerine söyleneni dinleyin. Daha fazla bilgi edinmek veya açıklığa kavuşturmak için soru sorun. İyi sorular iletişimi sürdürür.
Yansıtan bir dinleyici olun. Karşıdaki kişinin size söylediğine ilişkin yorumunuzu karşıdaki kişiye yansıtın. Bu, karşıdaki kişiyi dinlediğinizi, konuyla ilgilendiğinizi gösterir.
Karşınızdaki kişi sizi dinlemeye hazır olana kadar bekleyin. Aksi takdirde dedikleriniz ona ulaşmaz. Karşıdaki kişiye sizi anlayıp anlamadığını sorabilirsiniz. Sizi anlamamış gibi duruyorlarsa, anlaşılana kadar sebat edin.
Uzun süren sessizliklerden korkmayın: İnsan iletişimi, sözcüklerden fazlasıdır; sessizliğin de bir iletişim değeri vardır. Bazı kişilerin düşüncelerini toplamak ve iletişimde güven hissetmek için sessizliğe gereksinimi vardır.

23 Şubat 2008 Cumartesi

Her Şeyde Bir Hayır Vardır!

İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar. Tabii insan kılığında. Akşam olmuş. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları. Yemek falan teklif etmemişler. Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp;
“Geceyi burada geçirebilirsiniz”
demişler. Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Şöyle bir sürmüş yarığa. Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek:
“Niye yaptın bunu?” diye sormuş merakla.
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir” demiş yaşlı melek yavaşça.
Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın:
“Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız”demiş. “Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz.”
Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş.
“Bunu nasıl yaparsın. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar ineklerinin ölmesine göz yumdun?..”
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş, yaşlı melek gene.
“Nasıl yani?” diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek.
“Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş yaşlı melek bir daha. Ve anlatmış.
“İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hakketmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın.”

Özgüven Nedir? Neye Denir?

Özgüven nedir? Bireyin kendisinden memnun olması, kendi çevresiyle barışık yaşaması demektir. Başka bir tarif de Melody Beattıe’nin “Bağımdaşlığa Son” kitabındaki gibi;

“Nasıl görünüyorlar?
Ne kadar para kazanıyor?
Kimleri tanıyorlar?
Ne çeşit araba kullanıyorlar?
Ne tür işte çalışıyorlar?
Çocukları ne kadar başarılı?
Eşleri ne kadar önemli, güçlü ya da güzel?
Kaç diploması var?
Başkalarının gözünde ne kadar başarılı?


Tüm bu saydığım şeylerden doyum ve zevk almakta bir sakınca yok. Ama bunların hiç biri özgüven sağlamaz. Özgüven bu şeyler kaybedildiğinde geride kalandır.”

Özgüven doğuştan sahip olduğumuz bir duygu değildir. Sonradan edinilen bir kavramdır. Çocukluğumuzda büyüklerimizin bize davranış biçimleri bu duygumuzu iyi veya kötü yönlendirir.

Büyüklerimizden gördüğümüz sevgi, yakınlık ve ilgi çok önemlidir. Fikirlerimize ne kadar değer verildiği, önemsendiği, güven duyulduğu ile ilgilidir. Çocukken hangimize sorumluluk verilmişti. İyi bir şeyler yaptığımızda ne kadar ödüllendirildik. Yaptığımız hatalar ne kadar hoş görülmüştü. İşte bunlar özgüven duymamıza neden olur.

Çocuğa sorumluluk vererek büyütmek çok güzel ama fazlası da zarar veriyor. Benim çocukluğum ve gençliğim farklı geçti. Çok fazla sorumluluk verildi. Tülay her şeyin en iyisini yapar diye büyütüldüm. O yıllarda bu harika bir duyguydu. Kendime güvenimin oluşmasında çok yardımcı olmuştu. Ama yıllar ilerleyince çevremin benden beklediği akıllı uslu ve her şeyi en iyi şekilde yapan imajını zedelememek için hata yapmamam gerektiğini düşünerek yıllarımı geçirdiğimi fark ettim. Oysaki hata yapmasını da bilmem gerekliydi. Özgüven harika bir şey ama fazlası da zarar verir.

Özgüveni olmayan kişi kendinden şüphe duyar. Kendine güveni yetersizdir. Sevilmediğini düşünür, yalnızlık hisseder, eleştirilere karşı alıngandır. Başarısızlıktan çok korkar ve çok sık hayal kırıklığı yaşar.

Görüldüğü gibi hayatımızda sevginin yeri çok önemli. Hiçbir maliyeti yok. Üstelik de bedava

Özgüven eksikliğinin nedenlerini sıralamak gerekirse:
Çok yakın birinin ölümü
Anne babanın boşanması
Başarısızlığın üzerinde çok durma ve bu durumu büyütmek
Kendini acımasız bir şekilde eleştirmek
Gerçekçi olmayan hedefler belirleyip ve bunlara ulaşamayınca mutsuz olmak
Başarısızlık korkusu
Hata yapma hakkını kendinde görmemek

Özgüvene sahip olmak için yapılması gerekenler ise;

Risk almak ve cesur olmak gerekli
Kendini sevmek
Kendini tanımak
Hedef koymak
Pozitif düşünmek
İyi bir iletişim
Duyguları kontrol etmek
Fikirlerinizi savunun
Kendini iyi ifade edebilmek
Kendinizi ödüllendirebilmek
Güçlü tarafları ön plana çıkarmak
Çevresine hayır demeyi bilmek
Her an öğrenerek
Hobiler geliştirerek
Değişimi kabullenmek
Şimdi düşüneceksiniz ki bunların hepsi yuvarlak laflar ben bunları nasıl başaracağım. Çok haklısınız. Ama zaten benim bütün yazılarım hep bu duyguları ele alan yazılar. Sürekli her birini yazıyorum. En önemlisi kendimize güven, yapabileceklerimizi bilmek ve üzerine gitmek.

“Ben de kartal olmak istiyorum”

Bir çiftçi, yerde bulduğu bir kartal yumurtasını, tavuk yumurtası sanarak çiftliğine götürmüş. Kuluçkaya yatan tavuğun altına koymuş. Tavuk, kartal yumurtasını da kendi yumurtası sanarak kuluçka döneminde koruyucu kanatları altında tutmuş. Civcivler ve kartal yavrusu yumurtadan çıkmış. Kartal yavrusu, tavukların ve civcivlerin davranışlarını taklit ederek kanat çırpmış, eşinmiş, darı tanelerini ve solucanları yemiş. Kendisinin bir tavuk olmadığını düşünmek aklına bile gelmemiş. Bir gün küçük kartal gökyüzünde uçan kocaman bir kuş görmüş. Bu olağanüstü yaratığa hayranlıkla bakmış. En yakınındaki tavuğa bu kuşun ne olduğunu sormuş. Ona “kartal” derler yanıtını almış. “Ben de kartal olmak istiyorum” demiş küçük kartal. “Saçmalama” demiş tavuk ve devam etmiş:

“Haddini bil. Sen asla kartal olamazsın. Sen bir tavuksun. Bunu kabul et.” Küçük kartal boynunu eğerek, toprağı eşelemiş. “Galiba haklısın.” demiş. Küçük kartal yaşamı boyunca tavukların arasında yaşamış, gökyüzünde özgürce dolaşabileceğini bilmeden. Kendi gücünü görmeden, beş on santimetre yükseğe kadar kanat çırpıp daha fazlasını yapabileceğini, gökyüzüne ulaşabileceğini hiç düşünmemiş.

Kaynak: www.kisiselbasari.com


22 Şubat 2008 Cuma



Nasıl Bakmalı Hayata!

Amerika da ünlü bir avukatın kaybettiği tek dava....

*Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlaniyordu . Futbolcu yakalanmıştı.Ama karısının cesedi ortada yoktu. Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi.Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu.Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:´Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inaniyorum.Buna az sonra sizler de inanacaksiniz.Neden mi?Bakın, şimdi 1´ den 10´ a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karisi bu kapidan içeri girecek...

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10...´ Bütün jüri kapiya döndü. Kimse girmedi içeri .Avukat bir savunma dahisiydi , öldürücü hamlesini yaptı:

´Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz.Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapiya baktınız.İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.´Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu sekilde sonuçlandi.Mahkeme çıkışında avukat , bayan jüri baskanina yaklasti:´10´ a kadar saydigimda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız.

Neden böyle bir karara imza attınız?´´Doğru´ dedi jüri başkanı ;´Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu !.. ´

NOT: En iyi analist herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen bakışları izleyen kişidir.

Kişisel gelişim konusunda kararlı birinin düşünceleri ...

1. Bir daha kendimi cezalandırmayacağım, kandırmayacağım yada kendimden fedakarlık etmeyeceğim… Tabii eğer işimden kovulmaya hazırsam...
2. İyi bir günah keçisi bulmak soruna çözüm bulmak demektir.
3. Suçluluk duygularımdan kurtulmam gerek…böylece içimdeki sosyopat ile bağlantıya geçebilirim.
4. Hayal gücümü istediğim yöne çevirecek güce sahibim… Aşırı derecede şüphecilik ve paranoya geliştirebilirim
5. Bu gün bütün tecrübelerimi ve önerilerimi paylaşmaya hazırım… sonuçta "Sana demiştim" demekten daha hoş bir kelime yok.
6. Sessizlik içinde acı çekmek zorunda değilim… aksine şikayet edebilirim, mızmızlanabilirim ve ağlayabilirim.
7. Çevremdeki insanların sırlarını paylaşmam gerek… böylece çenemi kapatmam için bana sürekli hediye verirler.
8. Bütün davranışlarımın sorumluluğunu tam olarak üstleneceğim… başkalarının suçu hariç
9. Karakterimdeki bütün eksiklikleri onurlandıracağım... Onlar olmasaydı karakterim hiç olmazdı ki.
10. Birisi bana zarar verdiğinde affetmem gerek…Mahkemeye vermekten daha ucuz ama onun kadar zevkli değil.
11. İlk adım kendim hakkında güzel sözler söylemek. İkincisi kendim için güzel şeyler yapmak. Üçüncüsü ise bana güzel şeyler alacak birisini bulmak
12. Bugün oturma odamda oturup televizyon seyretmeyeceğim… Onun yerine televizyonu yatak odama götüreceğim.
13. Kendi problemlerim için kim suçlanabilir ki? Bana bir iki dakika ver…Birisini bulacağım
14. Niye geçmişteki problemler için zamanımı harcayayım… Gelecek için endişelenmek varken…
15. Her gün yaşamda gülecek bir şeyler bulacağım… Başka insanlara bakarak…
16. Kendime hata yapma izni vermeye hazırım….Eğer birileri bu hatalardan bir şeyler öğrenecek ise...

21 Şubat 2008 Perşembe

Japon Firmalarının Yönetim ve Başarı Sırları

Japonya, ekonomik anlamda şüphesiz dünyanın en önemli güç odaklarından birisi. Teknoloji anlamındaki üstünlüklerini, her alanda dahice geliştirerek mevcut dünyada sarsılması güç bir imparatorluk kuruldu Japon firmalarınca. Peki Japon firmalarının bu başarılarının altındaki sır nedir? Aslında ufak bir araştırmayla bunu anlamak hiç de zor değil. Tamamen emekçi merkezli bir yönetim tarzı, şeffalık, eşitlik, maddi imkanlar ve en önemlisi "ömür boyu istihdam" kavramları sanırım bu başarıyı açıklamaktadır. firma-çalışan uyumunun en üst noktada sağlanmış olması ve işçilerin, çalıştıkları firmaları aile kurumu gibi görmeleri, sürekli yüksek verimlilikle çalışmalarını ve uzun soluklu bir çalışma dönemi oluşturmalarını sağlamaktadır. Japon yönetim sisteminin öne çıkan bazı unsurlarını açıklamak gerekirse;KAIZEN:Bugün dünyada Japon şirketlerinin başarısı hepimizce biliniyor. Özellikle otomotiv, elektrik ve elektronik alanlarında Japon şirketlerindeki inanılmaz büyüme bütün dünyanın ilgisini çekiyor. Japonya’da şirket yönetiminde elde edilen başarının sırlarını öğrenmek ve bunu uygulamak tabii ki çok önem taşıyor. Dünyanın en başarılı şirketleri Japonya’daki şirketlerin yapısını, çalışma sistemini ve ilkelerini yakından izliyorlar. Japon şirketlerini başarıya götüren şey ne tek başına insan, ne de sistemdir. Japon yönetimindeki başarının sırrı “organizasyon kültürü” ya da “organizasyon/şirket iklimi” nde aranmalıdır. Organizasyon kültürü bir organizasyondaki tüm unsurları içermektedir. Üst yönetim, çalışanlar, araç-gereç, sistem, çevre ve saire. Bu unsurların hiç biri tek başına bir organizasyonu başarıya götüremez. Çok iyi yetişmiş, kalifiye insangücü kendisine değer vermeyen, motive etmeyen, takdir etmeyen ve ödüllendirmeyen bir yönetimde yüksek performans gösteremez. Üst yönetimin vizyon ve misyon sahibi olması çok önemlidir. Vizyon olmadan misyon olmaz; misyon olmadan da gerçekleştirilmesi öngörülen hedefe, yani vizyona ulaşılamaz. Organizasyondaki sistem ve bu sistemin kuralları çok önemlidir. Oyunun kurallarının açık ve adil olarak belirlenmediği hiç bir organizasyon mucizevi bir başarıyı yakalayamaz. İyi bir oyun için hem oyuncuların hem de oyunun kurallarının iyi olması gerekir. Özetle, insan kalitesi ve sistem (kural) kalitesi olmadan yüksek performans ve başarı hayaldir. Japonya’daki organizasyonları analiz eden uzmanlar bu ülkede insan ve sistem kalitesine genellikle önem verildiğini ifade etmektedirler. Japon yönetim anlayışında şirket kültüründe 7 ilkenin çok önem taşıdığını söyleyebiliriz. Bu yedi ilkenin ilki ve bana göre en önemlisi KAİZEN felsefesidir. Kaizen Japonca “sürekli gelişme” anlamına gelmektedir. Gelişme bir defaya mahsus olduğunda elde edilen kazanımlar da bir defaya mahsustur. Tedrici gelişme ise yavaş ve çoğu kez atalete dönüşen bir gelimedir. Önemli olan organizasyonda önce şirket kültürünün tüm unsurlarını tanımak ve buna inanmaktır. Bundan sonra hızlı ve radikal bir değişim gereklidir. Bu radikal değişimin sonucu olarak organizasyon performansında bir “atılım” ya da “sıçrama” sözkonusu olacaktır. İşte bu aşamada herşey bitmiş değildir. Yapılması gereken hiç durmaksızın bu gelişme performansını sürdürmektir. Bunun için de KAİZEN felsefesine inanmak gerekir.KESSAI:Japon şirket kültüründe ikinci önem taşıyan unsur KESSAİ’dir. Bu kavram yönetim biliminde “ekip çalışması” ve “sinerjik yönetim” olarak anlatılan felsefeyi ifade ediyor. Kessai, organizasyonda ekip çalışmasına, consensus’a dayalı karar verme ilkesine, çalışanların her seviyede karar alma sürecine katılımının teşvik edilmesine, diyalog ve iletişime önem verilmesini öneriyor.KAISHA (KYOSEI):Japon yönetimindeki başarının üçüncü sırrı Japonların KAISHA ya da KYOSEI olarak adlandırdıkları felsefedir. Kyosei, Japonca “ortak yaşama” anlamına geliyor. Yani, bir şirkette aile yaşamına benzer dayanışma mevcut olmalıdır. Japonlar, çalıştıkları şirketi bir ikinci yuva olarak görme eğilimindedir. Şüphesiz, ailesinden memnun olmayan bir çocuğun evini terketmesi gibi çalıştığı organizasyondan memnun olmayan bir kimsenin işden ayrılması da doğaldır. Ancak burada önemli olan “müşteri memnuniyetinden” önce “çalışanların memnuniyeti” dir. Çalışanları mutlu olmayan bir şirkette müşterileri memnun etmek de zorlaşır. Dolayısıyla önce çalışanlara bir insan olarak değer vermeliyiz.POKA YOKE:Japonların POKA YOKE adını verdikleri anlayış büyük önem taşıyor. Poka Yoke, hatayı baştan önlemek için tedbir almak demek. Poke Yoke ile iş başında ürünün dizaynını üretim sürecinde hata ortaya çıkarmayacak ve “hata geçirmez” bir özellikte yapmaya çalışmak anlamına geliyor.JIDAKO:JİDAKO; üretimde hataları bulmaya çalışan bir mekanizmaya verilen isimdir. Jidako, Üretimde hataların saptanması halinde üretimin otomatik olarak durdurulmasını sağlayan bir mekanizma. Japonların önceden problem çözme konusunda gösterdikleri bu anlayış Japon şirketlerinde başarı için tahmin edildiğinden çok daha fazla önem taşıyor. Bu anlayış organizasyonda israf ve savurganlıkları azaltarak etkinliği ve verimliliği artırıyor. Amerikalılar son yıllarde bu anlayışa “SIFIR HATA” akımı adını vermişlerdir. Philip Crosby adındaki bir yönetim uzmanı bu akımın Amerika’daki öncülerinden biri olarak kabul ediliyor.HOSHIN:Japon yönetim kültüründe önem taşıyan diğer bir ilke “HOSHIN” kavramı ile ifade ediliyor. HOSHİN, plana dayalı bir yönetimi ifade ediyor. Japonların bu anlayışı son yıllarda yönetim biliminde daha bilimsel olarak “Stratejik Yönetim” konsepti ile inceleniyor.DONTOTSU:Japon şirket kültüründe DONTOTSU adı verilen ilke önem taşıyor. DONTOTSU, “en iyinin en iyisi”ni bulmaya çalışma ve bunu organizasyona uyarlama anlamına geliyor. Başarılı şirketleri ve organizasyonları tanıyarak bunlardan yeni şeyler öğrenme ve bunları uygulama organizasyonda başarı ve performans düzeyinin yükseltilmesi için büyük önem taşıyor. Son yıllarda yönetim bilimi alanında bu ilke “BENCHMARKING” adı altında başarılı şirketlerde tatbik ediliyor. Tüm dünyada başarılı şirketler Japonların Dontotsu adını verdikleri yöntemi uygulamaya çalışıyorlar.
Kaynak: C.C.Aktan, "Japon Yönetimindeki Başarının Sırları", Ekonomik Forum Dergisi, Yıl 5, Sayı 6, Haziran-1998. s.50-52

20 Şubat 2008 Çarşamba

Dilerim Hayatınız Boyunca Yaşarsınız!

7 Haziran Cuma ögle vakti, sirket disinda gerçeklestirdigim toplantiyi bitirip arabamla bogaziçi köprüsünden ofise dönerken agirlasan trafikle köprüden adim adim ilerlemeye basladim. Önce bir kaza oldugunu düsündüm. Biraz daha ilerleyince köprünün korkuluklarinda asagiya atlamak niyetinde olan bir adamdan kaynaklanan bir yogunluk oldugunu anladim. Agir agir ilerleyen trafikte adamla ayni paralele gelince göz göze geldim. Öylesine enteresan bir duyguydu ki tasvir etmek pekte kolay degil. Bir seritte akan trafik, hayat; diger yanda durulmasina, bitmesine karar verilen bir hayat. Biran arabayi durdurup adamla konusmayi çok istedim. Hizi iyice azaltmistim ki hemen arkamdan gelen, beklemekten bunalmis araçlarin korna sesleri ve polislerin uyarilari devam etmemi sagladi. Biraz hizi artirmaya baslamistim ki arka tarafimdaki araçtan gelen israrli korna yüregimi agzima getirdi. Dikiz aynasindan geriye baktigimda bir cenaze arabasi oldugunu farkettim. Hayat, ölüm ve ikisinin ortasi. Dünyanin merkezi bu an ve burasi diye düsündüm. Daha sonra gazetelerden okudum ki 400 milyonluk borcunu ödeyemedigi için intihar etmeye kalkan bir kisiymis. Hayat bu kadar basit miydi ya da kendini öldürmeye karar vermek bu kadar kolay miydi? Son bir kaç ayin köprü intihar tesebbüsü rakamlarina bakarsaniz rakamin 10’un üzerinde oldugunu görebilirsiniz.. Yasamanin herkes için çok kolay olmadigini kabul ediyorum ama yasami son erdimenin mantigini da anlamiyorum. Hiç bir gerekçe yasami son erdirmek ve sevdiklerimizi üzmek için hakli bir neden olamaz. Ben buna korkaklik, acizlik, güçsüzlük derim. Sen parasizlik nedir bilemezsin diyemezsiniz. Çünkü ben parasizlik nedir biliyorum. Hem de gayet iyi biliyorum. Ekmegin de önemini biliyorum, emegin de. Bunu ben de biliyorum ailemde. Bu yüzündendir ki ilk profesyonel is hayatimda aldigim maasla babama “ Oglunun ilk maasiyla eve ne almasini istersin?” dedigimde “Ben oglumun ilk maasiyla oglumun ekmegini yemek isterim” demisti. Para kazanma mücedelesinin ne oldugunu gayet iyi biliyorum. Çalismanin, mücadele etmenin ne kadar özel oldugunu da biliyorum. Biliyorum çünkü ben bu mücadeleleri en derinden veren insanlardan biriyim. Ilkokul yasantim boyunca pazarlarda limon satarak aile bütçesine katkida bulunmaya çalisirdim. Ortaokul, lise, üniversite yasantimda çesitli yerlerde çalisarak geçti. Kimi zaman kirtasiyede, kimi zaman lokantada, kimi zaman bir barda çalisarak aileme destek olmaya, kendi ihtiyaçlarimi aileme yüketmeden çikartmaya çalistim. Sevildigimde oldu, itildigimde; övüldügümde oldu, sövüldügümde ama ben onurlu bir mücadele verdigimi hiç unutmadim. Hayatin tercihlerden olustugunu biliyordum. Çalismak ya da çalismamak, mücadele etmek ya da etmemek, sabretmek ya da çekip gitmek. Ben tercihlerimi yaparken bencil olmamayi ve gelecekte bana kazandiracagi seyleri tercih ettim. Is yasamimdaki tercihlerim beni bugün uluslarasi bir firmada yöneticilik yapacak boyutlara tasidi. Bugün o dönemlerde verdigim mücadelelerin beni ne kadar güçlü kildigini gururla söylüyorum. Böylesine onurlu bir güce sadece is yasamimdaki dogru tercihlerimden sonra ulasmadim. Ben asil tercihimi ölüm ve yasam arasinda yaparak güçlendim. Hayatimin baharinda kanser olup aylarca ölümle bogustum. Benimle ayni hastaliga yakalanan bir çok kisi ölürken ben yasamayi, mücadele etmeyi tercih ettim. Çünkü ben çok özel bir insanim. Dünyada bir baska Ercan Kasikçi yok. Ayni adi soyadi tasiyan birileri olabilir ama benim gibi düsünen, benim gibi özelliklere sahip olan bir baska ben yok. Yani ben tanrinin yarattigi esi olmayan tek insanim ve benden önce beni yaratmadi, benden sonrada beni yaratmayacak. Böylesine ayricalikli yaratilmis iken neden tercihlerimizi pasiflik, güçsüzlük yönünde yapiyoruz ki? Mutlu ya da mutsuz olmak ; saglikli ya da sagliksiz olmak bize bagli. Ben hasta iken saglikli olma yönünde bir tercih yaptim ve buna inandim. Simdi saglikli ve yasam doluyum. Negatif düsündügünüzde, negatif, öfkeli karar verdiginizde, sözler söylediginizde nefesiniziniz, agzinizdan çikan havanin zehir saçtigini biliyor muydunuz? Yanlis okumadiniz bu anlarda dilimizde, nefesimizde tipki zehirli bir yilandaki gibi zehir olusuyor. Bu özellikteki insanlar ve böcekler üzerinde yapilan deneylerde insanlarin nefesiyle böcekleri öldürdügü, zehirledigi ortaya çikiyor. Öfkeyi, mutsuzlugu sikça tercih eden insanlarin kendini nasil zehirlediklerini tahmin edebilir musunuz? Yasam o kadar kisaki tek olmanin, ayricalikli olmanin farkina varip, neden ne olursa olsun yasama dört elle sarilmanin önemini anlamaliyiz. Ne mutsuzlugu , öfkeyi tercih ederek kendinizi zehirleyin, ne de intihar girisimlerinde bulunarak sevdiklerinizin hayatini zehir edin. Dilerim hayatiniz boyunca yasarsiniz!
Yazar: Ercan Kaşıkçı (Yazar, Unilever Promosyon ve Aktivite Yöneticisi)

Kuş Tüyü Öğütler

Testi ve Su

Unutma, çamuru testi yapmak için biçimlendiriyorsun;
ancak istedigin sey çamurun kendisi degil içindeki bosluktur.

Nelerle ugrastigina bir bak, dostum! Elinle, beyninle, dilinle, kaleminle, yüreginle hep bir seyler yoguruyor, egiyor, büküyor, dokuyor, yaziyor, örüyorsun. Bu hep böyle! Belki biktin, belki yoruldun. Belki de inceden inceye “Bu böyle gitmez!” çigliklari atiyorsun. “Mecburen, mecburiyetten” diye mirildaniyorsun. “Nereden çikti bunlar?” “Hiç bitmeyecek mi?”. “Ben bunlarla ugrasacak adam miyim?” Dogrusu, bunca soru her gün benim de yüregime dolusuyor; beni de umutsuz ediyor, mutsuz ediyor. Iste sana büyük sirri fisildiyorum: Hayatta biçimlendirdigimiz seylerin kendisini aramiyoruz aslinda. Ugrasilarimizin ortasinda olusturmaya çalistigimiz bir bosluk, kendimize ait bir oda, kendimize özgü bir alan var. Tipki testi yapan ustanin çamurla ugrasirken yaptigi gibi. Aslinda ustanin testi yapmak için elini çamura bulama nedeni çamurun ortasinda bir bosluk-su doldurulacak ve su içilecek bir bosluk- olusturmaktir. Ne var ki, testi ustalarinin çogunun testi yaparken su içmeye vakit ayiramamasi gibi, sen, ben ve senin ve benim gibi binlercesi testi yapmaktan basini kaldirip testiden su içmeye firsat bulamiyor. Evet, çogu zaman, gündelik ugrasilarin arasinda yüregimizin susuzlugunu sonsuzcasina giderecek, ruhumuzu sonsuz mutluluklara gönderecek bir “kevser”i doldurup içebilecegimiz boslugu istiyoruz. Gündelik ugrasilarimizla o boslugu olusturacak zamanlarin ve mekanlarin kabugunu örüyoruz, kabini sekillendiriyoruz. Farkinda olmadan serin ve tatli bir testi boslugu insa ediyoruz. Testi yapmaktan boslugu görmeye ve kullanmaya vaktimiz olmadigi için, inadina hep çamurla ugrastigimizi düsünüyoruz. Gel, bugün için olsun, testi yapmayi birak, yaptigin testiler içinde kendine ve sevdiklerine ayirdigin o derin boslugu farket.. Lütfen iyice bak; göreceksin ki, herkes orada bekliyor seni. Su bos zamanlarda arayip durdugun, gecelerin sessizliginde bulusmaya çalistigin, günlerin telasinda özledigin kendin bile or’dasin! Çocuklugunun oyuncak bebegi hâlâ orada, donuk ve masum bir gülüsle agliyor. Babanin seni kucaklayip koklamakla duyacagi bitimsiz haz orada, annenin hiç zorlamadan dudagina yapisan hayirli evlat duasinin fisiltilari orada, kalbinin damarlarini genisletecek ferahlik duygusu orada.. Haydi, gel, sen de su iç!

Kaynak: www.basariyolu.com
Yazar: Senai Demirci

Anı Yaşamak Ya da Yaşamamak, İşte Bütün Mesele Bu!

Bugün ise bu yaşta bile ıskalamaya devam ettiğim birkonuyu irdelemek istiyorum:

"An"ı yaşamamak! "Şimdi"yi ıskalamak!

İlkokul mezunu ama zeka seviyesi çok yüksek, eşinievinin direği görmüş ama onunla bütün olmayıyakalayamamış, dolayısı ile biricik yavrusu, tek erkekevladını "çocuğu" olmanın çok ötesinde, bilinç dışınınbir yerlerinde "erkeği" olarak da görmüş; isterikrizleri ile yuğrulan bir annenin eseri olarak benimde "nörotik" bir karakter yapısını aşmam mümkünolmadı.Buna; Balkan Savaşı’nda 6 aylık iken yitirdiğibabasının ardında, kendisini hiçbir geliri olmayan vedahi hayatını ona adayan bir annenin eline teslimetmekten başka çaresi olmayan babamın benişekillendirme katsayısı eklenince hayatı hep korku,hep endişe, hep beklenti ile yaşayan bir insan olarakda çıktım ortaya.Nörotik ve endişe dolu!Nörotik ve hep endişe dolu insanlar ne yaparlar?Herşeyden önce "an"ı yaşamazlar!Benim şimdi yaptığım gibi ya geçmişe takılır kalır, yayarının hesabını kurarlar.Kah "acaba dün şu şöyle olmasaydı daha mı iyi olurdu?"diye sorarlar.Kah, "acaba yarın ne olacak?", diye endişelenirler.Dünü yaşar, yarını yaşar ama bir türlü bugünüyaşamazlar.Bir türlü "bugün pazar, bugün ne davam, ne karım,sadece ben varım" diyemezler.Hep "an"ın içinde yaşar ama tıpkı deryayı bilmeyenbalıklar gibi "an"ı bilmezler.Dünü ve yarını yaşamaktan bir türlü sıra "şimdi"yegelmez!Halbuki, insan "zaman"dan kopabilse, kendinizamansızlığın sihrine kaptırabilse, "an"ın muazzamhafifliği içinde kendisi de kuş gibi olacaktır.Endişeleri, korkuları, umutsuzluğu içinden silebilse;zamanın dışına çıkmak onu mekanın da dışınaçıkaracaktır.Beklentileri de silebilse, zaten beklenenin hiçgelmediğini veya beklenenin hep yanında olduğunu veyabeklenenin beklenmeyenden hiçbir farkı olmadığınıöğrenecektir.Adına "hayat" denen; arka sokağı olmayan son durakveya başlangıca kapı açan ilk durakta beklerkenezilip, büzülmeyecektir."Anı yaşamak" hesap ederek idrak etmek yerine "an"akendini teslim ederek idrak etmek ise ben ikincisininvarlığını fark ettim ama bir türlü yaşayamadım.Hep ya geç vardım, ya da çok erkenden oradaydım.Kendimi hiç teslim edemedim, hiç bırakamadım.Hala da, üç aşağı beş yukarı oradayım.Hayat "an"ların toplamından, "şimdi"ninsürekliliğinden ibaret.O halde, "an"ı yaşayamazsanız, hayatı da ıskalamışoluyorsunuz.Geriye endişe küpü, nörotik bir varlık kalıyor.Siz de, ha babam, endişe küpü mizacınızı çeşitli zekaoyunları ile sis perdesi arkasına gömmeyeçalışıyorsunuz.Bu sefer de daha beter "an"dan kopuyorsunuz.Zaman, mekan ve yer çekiminden sıyrılmış "an"ın hepiçinde yaşayıp, onun çok az tadına varabilmekıskaladıklarımın en başında gelir.Keşke "an" içine gark olup eriyebilseydim!

Yazar: Cüneyt Ülsever

19 Şubat 2008 Salı

Dünyanın En Büyük Hipermarketinin Öyküsü!

Dünyanın En Büyük Hipermarketinin Öyküsü
Melih Arat
Dünyanın en büyük hipermarketi Wal-Mart’ın kurucusu Sam Walton Columbia’daki Missouri Üniversitesi’ne gitti ve 1940’da işletme diploması aldı. Doğu’da lisansüstü eğitim yapmayı düşündü ama, Iowa, Des Moines’daki bir J.C. Penney mağazasında yönetici stajyeri olarak işe girdi. İnsanın çalıştığı işler çok ünlü. Sam Walton belki de J.C. Penney gibi bir perakendeciye değil de, bir sanayi şirketine girseydi bugün belki çok farklı bir tablo olacaktı. İnsanın deneyimleri, insanının yaşamını biçimliyor. 1943’te, Oklahoma’da orduya çağrılmayı beklerken tanıştığı, üniversiteden yeni mezun olmuş Helen Robson’la evlendi. Kayınpederinden aldığı 25.000 dolar borçla Arkansas, Newport’ta bir Ben Franklin mağazası satın aldı. Ben Franklin mağazası Newport’un en iyi köşesinde, Sterling Variety Store’un tam karşısındaydı. Walton 1950’de, Newport’taki Ben Franklin mağazasını bölgenin iş açısından en değerli yeri haline getirmişti.Ancak o yıl kira sözleşmesi sona erdi. Mağazayı satmaya mecbur kalıp, Bentonville’e taşındı ve orada yine bir Ben Franklin mağazası satın alıp Walton’s Five&Dime ismiyle açtı. Bir girişimcinin az ya da çok bir sermayeye ihtiyacı vardır. Bu sermaye bazen öz kaynaklardan, bazen aile yakınlarından, bazen de banka gibi kurumsal yapılardan sağlanır. Ancak gerekli asgari sermayeye ulaşmadan girişimi gerçekleştirebilmek mümkün değildir; bununla birlikte başka bir iş modeli ile para ile sağlanacaklar ortaklık, kiralama gibi yollarla elde edilebilir.

Perakende işlerde kritik olan kavramlardan biri, tüketiciyle olan buluşmayı sağlayan yer seçimidir. Doğru yerde işi kurmak, işi başarısında belirleyici olmaktadır. Walton’un öyküsünde New Port’ta harika bir yerde dükkan açıyor; bir gün kira sözleşmesi bitince işten çekilmiyor ama başka bir yerde Bentonville’de yeni bir dükkan açıyor. Dükkanın adı tesadüfi değil: Walton’s Five&Dime. Türkçe karşılığı şöyle olabilir: “Walton’un 5 kuruşlukları”. Walton yeni dükkanını ucuzlukçu olarak konumlandırıyor ve isminden de buranın ucuz mallar satan bir dükkan olduğu anlaşılıyor.

Bir girişimci her zaman tüm iyi fikirleri kendi bulmaz. Dünyada bu kadar çok düşünen insan varken tüm iyi fikirleri bulma çabası lüzumsuz da kabul edilebilir. En iyi uygulamaları bulma (karşılaştırma) bu anlamda verimli bir araçtır. Minnesota’daki Ben Franklin mağazaları, tezgahtarlı mağazalardan sadece kasiyerli mağazalara geçişin ilk örnekleri olmuştu. Aynı zamanda bu örnekler Wal-Mart’ın bugünkü iş modelinin de referans noktalarından biri olmuştur.

1948’de New York City’de, E.J. Korvette’s; 1953’te Rhode Island’da Ann&Hope mağazaları açıldı. Bunlar, yepyeni bir indirimli mağazalar kuşağının ilkleri arasındaydılar ve Güneyli bir indirimci perakendecinin ilkesini uyguluyorlardı: “Düşük al, bolca yığ, ucuza sat.” Son derece basit bir strateji özetidir. Büyük işler için karmaşık iş stratejilerinin değil, basit iş stratejilerinin daha kullanışlı olduğu söylenebilir. Uygulama ve yaygınlaştırma, insanlara bir vizyon paylaştırma anlamında basitlik kolaylık sağlamaktadır.

Walton’a S.S.Kresge ucuzluk mağazaları zincirinin indirimli satış piyasasına yeni girişini incelemesini önerdiler. Walton oraya gidip Kmart’ı iyice inceledi. Diğer indirimli mağazalarda sanki gecekondu gibi bir hava vardı ama Kmart iyi düzenlenmişti ve bol çeşit sunuyordu. Walton eve döner dönmez Kmart’tan kopya ettiği kendi yeni indirimli satış mağazası için bir yer seçti. Mağazaya “Wal-Mart”ismini verirken, ismin biçimini bile taklit etti. Böylece cirosu 2006’da 375 milyar dolara ulaşacak Wal-Mart başlamış oldu.

Bu öykünün en güzel yanı, sıradan insanların, çok çalışarak ve sistem kurarak dünya çapında başarılara ulaşabilmesine örnek teşkil edebilmesidir. Wal-Mart’ı tanıdığımda yıl 1995’ti ve sadece 30 milyar dolar ciro yapıyorlardı. 30 milyar dolarda 375 milyar dolara. Gerçekten inanılmaz.

Yazar: Melih Arat melih@meliharat.com

Stres Düzeyinizi Ölçün

Stres, duygularımızın vücudumuz üzerinde yarattığı tepkidir. Diğer bir deyişle, bizlerin farklı durumlara verdiğimiz tepkilerin, vücudumuza olan bir yansımasıdır. Stres, pozitif veya negatif olabilir. Pozitif stres, yeni bir olay, yeni bir başarı karşısında heyecanlanmayı ifade e der . Negatif stres ise, anksiy et e, depresyon, redd et me ve hatta kızgınlık ile sonuçlanabilir. Bu tür duygular, baş ve mide ağrıları, uykusuzluk, ülser, kan basıncında değişiklikler, kalp hastalıkları ve felç ile sonlanabilen sağlık sorunlarına yol açabilirler.Her yeni günle, bir bebeğin doğumu, sevilen bir kişinin vefatı, terfi, iş kaybı, sevilen bir kişiyle tartışmak veya yeni bir ilişkiye başlamak gibi stres yaratabilecek değişik olaylar yaşarız. Her durumda, stresle o an başa çıkmayı öğrendiğimiz gibi, hayatımızda karşımıza çıkabilecek değişik olaylarla da başa çıkmayı ve stresi kontrol altında tutmayı öğrenmeliyiz.
Aşağıdaki test, ne gibi olayların sizde stres yaratabileceğini ve sizin bununla nasıl başa çıkabileceğinizi belirlemek için hazırlandı. Vereceğiniz kesin doğru veya kesin yanlış yanıtlar yoktur. Bu test bir teşhis koymak amacıyla değil, yalnızca sizin hayatınızda bir denge kurmanıza yardımcı olmak amacıyla hazırlandı. Stres düzeyiniz ve stresin hayatınızı nasıl et kileyebileceği hakkında bir profesyonelle konuşup bilgi almanız önerilir
Stres Düzeyinizi Öğrenin
Aşağıdaki durumlara genel olarak nasıl tepki gösterdiğinizi işar et leyerek stres düzeyinizi ölçün.
4- Her zaman
3- Sık sık
2- Bazen
1- Hiç
Her soruya size uygun olduğunu düşündüğünüz bir sayı verin. Anketi tamamladığınızda sayıları toplayın. Anketin sonucunu elde ettiğiniz sayıya göre değerlendirin.
1-Birçok farklı işi kısa zamana sığdırmaya çalışıyor musunuz?
2-İş aksaklıkları veya gecikmeler durumunda sabırsızlanıyor musunuz?
3-Eğlenme amaçlı da olsa oynadığınız oyunlarda hep kazanmak zorunda hissediyor musunuz?
4-Trafikte kırmızı ışık yanmak üzereyken arabanızla hemen geçmeye çalışıyor musunuz?
5-Yaptığınız bir işte yardıma ihtiyacınız olsa da sormaktan kaçınıyor musunuz?
6-Sürekli olarak başkalarının hayranlığını kazanmak ve saygı duyulma ihtiyacı hissediyor musunuz?
7-Başkalarının işlerini yapma biçimlerini sıklıkla eleştiriyor musunuz?
8-Sıklıkla saate bakar mısınız?
9-Başarılarınızı ve pozisyonunuzu yükseltme konusunda aşırı hırs yaptığınız oluyor mu?
10-Zamanın size yetmediği düşüncesine kapılıyor musunuz?
11-Bir anda birden çok iş yapma alışkanlığınız var mıdır?
12-Sıklıkla gergin veya sinirli hissediyor musunuz?
13-Hobilerinize ve kendinize vakit ayırmakta zorlanıyor musunuz?
14-Çabuk konuşma veya sohbetleri hızlandırma eğiliminiz var mıdır?
15-Kendinizi geçinilmesi zor biri olarak kabul ediyor musunuz?
16-Arkadaş veya akrabalarınız sizinle geçinmenin zor olduğunu söylerler mi?
17-Birden fazla projede yer alma eğiliminiz var mıdır?
18-Kendinize sıklıkla işinizi bitirme tarihleri koyuyor musunuz?
19-Dinlenmeye ayırdığınız veya boş oturduğunuz vakitlerde kendinizi suçlu hissediyor musunuz?
20-Kendinize çok fazla sorumluluk yüklediğiniz oluyor mu?
DEĞERLENDİRME
Eğer toplam 20 - 30 arasındaysa, fazla üretken bir insan değilsiniz ve hayatınızı canlandırmaya ihtiyacınız var.
Eğer toplam 31 - 50 arasındaysa, stresle başa çıkma konusunda iyi durumdasınız.
Eğer toplam 51 - 60 arasındaysa, stres düzeyiniz normalin üzerindedir ve aşırı ger gin olma sınırındasınız demektir.
Eğer toplam skor 61 ve üzerindeyse, kalp hastalığına yakalanma şansınız yüksektir.
Bu test, Sweet Briar Üniversitesi Akademik Kaynak Merkezi´nden alınmıştır.

Bir İşkoliğin Anatomisi!

Anonim portrelerimizi resmetmeye hevesli bu yazı için, o akşam, o toplantı, geç saatlerde, geç başlamıştı. Önümüzdeki probleme odaklanalım derken bir sorunun bir başka sorunu taşıdığı, herşeyin içiçe geçtiği andı: “Ne konuşuyoruz, yine dağıldık, ne faydası kaldı bu tartışmanın, en iyisi yarın tekrar toplanalım” denmiş, ajandalarda yer bulunamamış, ertesi akşama, yine geç saatlere sözleşilmişti. İşkolik ortamların işkolik kahırmanımız, masasına döndüğünde elektronik posta kutusunda “acil” kaydıyla bugün gelen, cevabı dünden beklenen, zaman sarhoşu mesajlara göz attı. İki elin parmaklarını geçiyordu. Ayak parmakları karıncalandı. En çetrefilli bir iki tanesine, sessiz akşam saatlerinin yüzü suyu hürmetine sedasız cevaplar hazırladı, gerisin geriye postaladı. Posası çıkmış, yorgun düşmüştü. Diğerlerini sabaha bıraktı. Oysa sabaha planladığı, başka önemli işleri vardı. Boynunun altında bir sıcaklık hissetti: Müzmin ve nüktedan boyun fıtığı, nüksettiği masabaşından başını kaldırmaktaydı. Geride bıraktığı mesaj sarhoşu akşamcılara iyi akşamlar dileyerek bezgin bir halde asansöre yöneldi, boyunduruğunu çıkardı, turnikeye tuttu, geçiş izni aldı, binayı terk etti, arabasına bindi, CD çaları açtı, disk dönmeye başlarken eve doğru yöneldi:
When lonely days turn to lonely nights
You take a trip to the city lights
And take the long way home
Take the long way home
Hızla akan günün ardından köprü üzerine çabucak varmıştı. Şehir ışıkları solgun, trafik sakindi. Teselli buldu. Ofiste kaldığı, birkaç parça iş bitirdiği, yolu uzun da olsa ikinci köprüye saptığı için akıllıca davrandığını düşündü, yoksa boğazın akıntılı suları üzerinden bir türlü akamayan trafiğe saplanıp kalacaktı. Eve vardığında, eve sessizlik hakimdi, ev ahalisi uyumuştu. Öğlen yemeğini, masası başında birkaç bisküvi ile atlatmıştı, acıktığını fark etti, mutfağa daldı. Fırının üzerinde duran tencerenin kapağını açtı: Haşlanmış, bütün bir tavuk karşısında durmaktaydı.Tavuğun iriliği dikkatini çekti, tavuk mu, hindi mi, bir an karar veremedi. Artık ne yumurta tavuktan, ne de tavuk yumurtadan değil, herşey genetik mühendislerinin elinin altından çıkıyor diye iç geçirdi.Yesem mi, yemesem mi derken, karın boşluğundan sert bir “yer misin yemez misin” yumruğu geldi. Ülseri canhıraş, kendisi açbilaç haldeydi: İki makroparça but aldı, mikrodalgaya yerleştirdi, iki dakika sonra hindi bozuntusu tavuğa diş geçirdi. Kalktı, biraz televizyona baktı, sonra ekranın karşısında uyuyakaldı. Kahırmanımız, hazımsız midesiyle; yarı rüya, yarı kabuslara hazırsız yakalanmıştı:Alnında birikmeye başlayan soğuk ter damlaları kaydıraktan kayarcasına çatık kaşlarının üzerine birbiri ardına hızla damlıyor, önce kaşlarının üzerinde birikiyor, sonra, artık iyice seyrekleşmiş kirpiklerine hiç uğramadan; ince, düz bir çizgi halinde usulca şakaklarına sızıyordu ki ilk rüyasını görmeye başladı:İş kılıklı onlarca insanla birlikte şehrin bütün aktarlarını dolaşıyor; ıhlamur, tarçın, yasemin, fesleğen, ne bulurlarsa avuçlarına alıp, yaşamdan bir tat, bir koku hissetmeye çalışıyorlardı. Bir dükkandan ötekine koşturup, o baharat senin, bu baharat benim kokuştururlarken, ne bir tat, ne bir koku alamayınca, işin tadı kaçıyor, baharatçıları bayat mal satmakla suçlayıp, kavgaya tutuşuyorlardı. Yaşlıca bir aktar, sonunda dayanamamış, eline bir kızılcık sopası almış, hepsini önüne katmış, “bre işkolikler” diye bağırarak arkalarından kovalıyordu. Kaçmaya çalışırken ayakkabısının burnu, bir başka koliğin duble paçasına takılmış, burun üstü yere yapışmış, sırtına da birkaç darbe almıştı. Canı fena halde acımaktaydı, yastık boynundan aşağıya kaymış, omzu tutulmuştu. Gördüğü kabusun etkisiyle can havliyle uyandı. Elinin tersiyle terini sildi. Uyku sersemiydi. Bir bardak su içti, pijamalarını çekti, yatağa gitti, yüzükoyun uzandı. Uykusu yeniden derinleştiğinde: Ellerinde evrak çantaları, aynı grupla tekrar yüz yüze geldi: Telaşe memurları, hizaya girmiş, telaşlı adımlarla tabakhane yönünde yürüyorlardı. Caddeye açılan her bir sokaktan aralarına yeni birileri katılıyordu. Bir çocuk parkının önüne geldiklerinde hep birlikte durdular, göz göze geldiler. Önceden anlaşmış gibi, aynı anda itişe kakışa salıncaklara doğru koştular. Aceleleri vardı, biraz sallanıp işe döneceklerdi, lakin arsız çocuklar hiç anlayış göstermiyor, inatla salıncaklarından inmiyor, argın dizlerinin üzerlerine tekmeler savuruyor, yüzlerine tükürükçükler saçıyorlardı. Bu kez salıncakta sallanan çocuklarla kavgaya tutuşmuşlardı:İşleri güçleri vardı. Güç kullandılar: Çocukları kollarından tutup, zorla salıncaklarından indirdiler, onlar kenarda ağlayadursunlar, neşe içinde sallanmaya başlamışlardı ki kahırmanımızın cep telefonunun alarmı çalmaya başladı, gittikçe artan zilin sesiyle uyandı. Sabahı zor yapmıştı.Bütün gece o rüyadan bu kabusa heyecan yapmış ter damlalarıyla ve altlarından salıncakları çekilmiş çocukların tükürükleriyle dolu biçare yüzünü soğuk suya tuttu, yıkadı. Ev ahalisi hâlâ uykudaydı. Evin içine hakim olan sessizlik, gittikçe azgınlaşan yalnızlığına gem vuruyordu da elektrikli su ısıtıcıları poşet çaylara bir türlü dem vuramıyordu. Bir yudum aldıktan sonra çayı içmekten vazgeçti. Giyindi, evrak çantasını eline aldı, arabasına yerleşti, kontağı çevirdi, CD çaları açtı, disk kaldığı yerden dönmeye başladığında çoktan köprünün yolunu tutmuştu:
Does it feel that your life’s become a catastrophe?
Oh, it has to be for you to grow, boy.
When you look through the years and see what you could
Have been oh, what might have been,
If you’d had more time.
Az ötede trafik tıkandı. Ön cama eğilip, sabahın köründe bu ne trafiği, edinin körü diye kendi kendisine seslendi: Keşke bire sapsaydım! Zavallı direksiyon her sabah adet olduğu üzere, üzerinde şaplayan iki seri tokatla sendeledi.Duran trafikte, yol kenarında az ötede, kocaman bir çocuk parkı gözüne ilişti. Parkta, bir önceki günden kalma simit tanelerini süpüren güvercinlerden, tahteravalliye binmiş serçelerden başka kimsecikler yoktu. İn cin top oynamakta, boş salıncaklarda lodos rüzgarları sallanmaktaydı. Nedense park tanıdık geldi, arabadan inip salıncaklara binmek istediyse de bu çocuksu isteğine bir anlam veremedi! Her gün içinde yaşadığı bu şehir, her gün yol aldığı, şeceresini tuttuğu bu yola ne kadar yabancı, yılların ardında bıraktığı çocukluğuna ne kadar yakındı bu sabah: Her sabah önünden geçtiği bu parkı neden daha önce hiç fark edememişti? O salıncaklarda sanki bütün gece sallanıp durmuştu! Hava yağmurluydu. Canı erik çekti, bu sabah içindeki ölmemiş çocuğa gebeydi. Sıkışan trafikte arabanın içinde nefesi daralınca bir of çekti karşıki plazalar yıkıldı. Biraz hava almak için yan camı açtı, yıllar sonra, yağmurla ıslanmış toprağın kokusunu yeniden aldı, içine çekti. Nedir benim bu çektiklerim diye sorarken, bir yağmur damlası geldi kirpiğinin üzerine kondu. Hayatı, akıp gitmeyen trafiğin içinde akıp giderken, kendini akıp giden şarkıya bıraktı:
So, when the day comes to settle down,
Who’s to blame if you’re not around?
You took the long way home
You took the long way home
“Take the long way home”, Supertramp
Yazar: Adnan Erdoğmuş

Kendine İnancı Olan İçin İmkansız Diye Birşey Yoktur!

O Batman’ın bir köyünde, 20 kardeşten biri olarak doğmuş, ilkokulu bitirdikten sonra 14’ünde bir gardiyanla evlendirilmiş bir kadın. Evliliğinin ilk ayında kocasından dayak yemeye başlamış, kayınpederinin sürekli tacizine uğramış, kendi ailesi tarafından reddedilmiş bir kadın. Arka arkaya yedi çocuk doğurmuş, birini 14 günlükken kaybetmiş, herkes tarafından terk edildiğinde sesini duyurmak için beş kere intihara teşebbüs etmiş bir kadın.Pembiye Beğer (32) bugün Batman Beşiri Öğretmen Evi’nde çalışıyor, lise ikinci sınıf sınavlarına hazırlanıyor, resim yapıyor, "altın hayallerini" büyük defterlere yazıyor, konuşuyor, konuşuyor, durmadan özgürlükten söz ediyor. BBC onun hayatıyla ilgili çektiği belgeseli şubat ayında yayınlamayı planlıyor. Açtığı ikinci resim sergisinde Batman Valisi’nin eşiyle birlikte poz veriyor. Hayata en dipten başlamış bu kadın, şimdi yaptığı resimlerde kendini dev bir ağacın tepesinde gökyüzüne bakarak çiziyor. İşte Pembiye’nin hikayesi.Pembiye, Batman’da Garzan Kampı Köyü’nde doğdu. Annesi, babasının ikinci eşiydi. Beşirili gardiyan M. Ş. D. ile evlendiğinde 14 yaşındaydı. Aslında gardiyan Pembiye’yle evlenmek istememişti. Zaten evliliğinin ilk ayında, dayak yemeye başladı ondan. İki görümcesi, kayınvalidesi ve kayınpederiyle aynı evde yaşıyorlardı. Pembiye evde hapisti. Yaşı küçüktü ama hiçbir zaman boyun eğen biri olmamıştı. Neden beni eve kapatıyorsunuz, diye sormaktan çekinmedi. Sen gelinsin, ayıptır, çıkma dışarıya, dediler. 16 yaşında ilk çocuğunu doğurdu. Bu da evdeki hapishane için yeni bir bahaneydi: Otur, çocuk bak!Kocası sabahları 12 kilometre ötedeki Batman Kapalı Cezaevi’ndeki işine gidiyor, akşam döndüğünde annesiyle kızkardeşlerinden Pembiye ile ilgili rapor alıyordu önce. Sonra karısını odaya kilitleyip bir de onun ifadesini alıyordu. Bahane hazırdı: Anneme, ablalarıma terbiyesizlik ettin! Sonra da dünyanın dayağını atıyordu. Tekmeyle, yumrukla, sopayla. Çoğu zaman çocukların gözlerinin önünde.Pembiye arka arkaya çocuk doğurur, dayak yer ve evde hapis yaşarken, bir de kayınpederiyle uğraşmak zorundaydı. Kayınpeder, yanından hiç ayrılmıyordu. "Bu iki keçiyi senin için aldım, canım sana kurban olsun" diyordu. Çocuklar bile zamanla anladılar olup biteni. Dedeleri Pembiye’nin yanına geldikçe gülüyorlardı. Pembiye de sinirinden eline ne geçerse duvarlara fırlatıyordu. Bir kere babasına anlattı derdini, o umursamadı "baksın, ne olacak!" dedi. Kocasının umurunda değildi, hayatında zaten Batman’da oturan başka bir kadın vardı.ÖLÜMLE BURUN BURUNA2002’de Pembiye’nin kayınvalidesi ve görümceleri İstanbul’a taşındılar. Kocası da iznini onların yanında İstanbul’da geçiriyor, Pembiye’yi kayınpederiyle evde yalnız bırakıyordu. Evde çıldıracak gibiydi genç kadın. Sonunda kendine bir çıkış yolu buldu. Bir gün, savcılığa başvurdu. "Kocam bize bakmıyor, dövüyor, hayatında biri var. Babası beni rahatsız ediyor. Gidecek yerim yok" diye şikayet etti.Kocası bu şikayeti on gün sonra duydu. Duyar duymaz büyük bir öfkeyle, elinde zimmetli resmi tabancasıyla eve geldi. Küçük oğlu Müslüm, üç yaşındaydı. Karısını ve oğlunu aldı, Çöl Dağı’na götürdü. Aslında dört kişiydiler, çünkü Pembiye yine bir bebek bekliyordu. Gardiyan, oğlunu arabada bıraktı, karısını alıp dağda önden yürüttü. Pembiye dönüp arkasına baktığında kocasının iki elini kaldırdığını gördü, can havliyle hamile olduğunu söyledi. Kocası "Çok kişi var hamile kadın öldüren" dedi. Pembiye bir süre sonra tekrar arkasına döndü. "Tamam, beni öldür. Ama ne zaman yapacağını söyleme, ani olsun." Kocası fikir değiştirdi: "Seni öldürmeyeceğim. Ama gideceğim, senden kurtulacağım." Birkaç gün sonra, Pembiye’ye İstanbul’a gideceğini, boşanma davası açacağını söyledi. Pembiye buna itiraz etmedi. Asıl korkusu, kayınpederiyle yalnız kalmaktı. Kendi ailesinin "dul" bir kızlarını geri almayacağını biliyordu. Gardiyan, babasına "İkinizi baş başa bırakıyorum, ne haliniz varsa görün" dedi, son söz olarak.DÖNÜM NOKTASI ANKARAİki katlı evde, Pembiye üst katta kalmıştı. Kayınpeder alt kattaydı ama sürekli gelininden su istiyor, çocuklarla yolladığı zaman "hayır anneniz getirecek" diye ısrar ediyordu. Sonunda kayınpederine ilk kez bir çift laf edecek cesareti buldu. "Gözüme görünme, bana hiç karışmayacaksın" dedi ama ısrarlı ilgisinden kurtulamadı. Bu dönemde ailesinin yanına dönmek için çok uğraştı. Üstelik son çocuğu Rukiye’ye de hamileydi. Üvey annesine sığındı, kovuldu; annesine yalvardı, mahkemenin geçici olarak bağladığı 200 YTL yoksulluk nafakasını vermeyi teklif etti, yine geri çevrildi. Babası onu kabul etmek için bir sürü şart öne sürdü: Önce bebeği aldır, sonra seni evlendiririm ama itiraz etmeyeceksin. Bu bardağı taşıran son damlaydı. Pembiye kalktı, Batman Valiliği’ne gitti. Dönemin Valisi Recep Kızılcık derdini dinledi. Pembiye’yi hemen Ankara Sosyal Hizmetler’e bağlı Sığınma Evi’ne gönderdi. Orada 19 gün kaldı Pembiye. Bu 19 gün, onun için bir dönüm noktasıydı. Okulu dışarıdan bitirebileceğini orada öğrendi. Çocuklarını, evini almak için harekete geçmesi gerektiğini düşündü. Ankara Valiliği’nden yol parası alarak Beşiri’ye döndü. BEŞ KERE ÇATIYA ÇIKTIBatman Valisi’ne gidip çocuklarıyla yaşamak istediğini söyledi. Polis gözetiminde evine geri döndü. Kocası o sırada evdeydi; polislere bir şey diyemedi, Pembiye’yi evden kovamadı ama çocukları alıp alt kata, babasının evine yerleşti. Bir süre sonra da İstanbul’a tayinini çıkarttı. Doğuma bir gün kala büyük kızı Sena, "Biz yarın İstanbul’a gidiyoruz" diye haber verdi annesine: "Çocuklar biraz şaşkın, biraz da neşeliydiler. İstanbul’a gidecekleri için olsa gerek..." Pembiye, yine kayınpederiyle başbaşa kalmıştı. Onu görmemek için kendi sokak kapısının önüne duvar ördürdü; kayınpederi duvar henüz ıslakken tekmeyle, sopayla yıktı. Yeniden ördürdü, yeniden yıktı adam. Sonunda Pembiye çıldırdı. Komşunun kızını alarak karşı binanın çatısına çıktı. Savcılık onu Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yolladı. 20 gün sonra döndüğünde, bu sefer Batman’da bir binanın dördüncü katına çıktı; yine kurtarıldı, Dicle Üniversitesi Hastanesi’nde on gün yattı. Ardından üç kere daha çıktı çatılara. Bu intihar teşebbüsleri, Batman’da çok sık görülen diğer kadın intiharlarına benzemiyordu. Pembiye’nin bütün dünyaya duyurmaya çalıştığı, "Ben buradayım, beni görün" dediği birer imdat çağrısıydı. Sonunda evinin karşısındaki okulun çatısına kamera koydular. Ev 24 saat gözetleniyordu. Kayınpederi korkusundan bir daha bakmaya cesaret edemedi ona. Ondan kurtulmuştu. Zaten kayınpeder bir süre sonra öldü.Artık Pembiye, evde yalnızdı. Hayatında ilk defa özgürdü. Beşiri Kaymakamı Arif Yalçın, onu Öğretmen Evi’nde 200 YTL. maaşla kat hizmetlisi olarak işe almıştı. Orada öğretmenlerle sohbet ediyor, Halk Eğitim’de kilim dokuyan kızlarla dostluk yapıyordu. Bir gün nakış için kartlara basılmış çocuk ve hayvan resimleri görerek aynısını yaptı. Kaymakam, bunun üzerine ona resim yapmasını tavsiye etti; şövale, kağıt, boya, büyük boy defterler aldı. İçinden geldiği gibi resim yapmaya, renkleri, çizgileri keşfetmeye başladı. Ortaokulu dışardan bitirdikten sonra, liseyi dışardan bitirmeye karar verdi. Evinde durmadan çiziyor, boyuyor, çalışıyor, okuyordu. Büyük boy defterlere içini döküyordu. Her bir deftere bir başlık atmıştı. "Benim Hünerlerim ve Altın Fikirlerim" defterine, karanlıkta etrafı aydınlık gösteren gözlük... Güneş enerjisiyle ısınan halılar, yorganlar, diye yazmıştı. "Eleştiriler" defterinde, oklar erkeklere yönelmişti: Yaşlı erkeklerin genç kadınlara düşkünlüğü, kabalıkları en çok eleştirdiği şeylerdi. "Güneş ve Ay’ın Evliliği" adlı defter ise, fantastik bir hikayeydi.İlk resim sergisini 17 Aralık 2006’da, ikincisini de 16 Aralık 2007’de açtı. Şimdi her gece üç resim yapıyor. Özgüvenini artıracak rehber kitaplar okuyor, lise 2. sınıf sınavlarına hazırlanıyor. "En büyük hayalim, liseyi bitirip Güzel Sanatlar Fakültesi’nde resim okumak, sonra da kolumda resimlerimle Avrupa’yı dolaşmak" diyor. Pembiye, kocasından 2007 Haziran’ında resmen boşandı. Mahkeme, çocuklarının velayetini babalarına verdi, şimdi İstanbul’da yaşıyorlar. HAYALLERİMİN İÇİNDE ÇOCUKLARIM YOKİki aydır bankaya 50’şer milyon yatırıyorum. Üniversite masraflarım için. Bu hayallerimin içinde çocuklarım yok. Evlenmeyi de kesinlikle düşünmüyorum. Özgürlüğüm için her şeyi feda ederim. Özgür olmayınca öğrenemiyorsun, göremiyorsun, duyamıyorsun. Güzel ve terbiyeli kullandıktan sonra özgürlük bir nimettir. Kötü kullanmak, bataklık ve ölümdür. Ben akıllıyım, yetenekliyim, terbiyeliyim.

Yazan: Gülden AYDIN
Özgürlüğe koşan kadın Pembiye 6 Ocak 2008

18 Şubat 2008 Pazartesi

Ferrarisini Satan Adamdan Bilge Mi Olur?

Konuşacaksın arkadaş doğru bildiğini savunacaksın.
— Ağzımı bile açmam, şimdiye kadar konuştum da ne oldu. Ne geçti elime? Hiç. Nerde taklacı varsa, dalkavuk varsa adam oldu. Ben oradan oraya itilip kakıldım. Ay sonunu nasıl getiriyorum biliyor musun sen? Benden 10 yıl sonra şirkete giren adamın altında çalışmak ne demek biliyor musun? Bilmiyorsun. Başıma ne geldiyse senin gibi adamların gazlamaları yüzünden geldi. Yok, kendini ezdirmeyeceksin, toplumsal düşüneceksin, fikirlerini savunacaksın, Toplum bensel düşünüyor mu ya. Senin tuzun kuru tabii. Baban kurmuş şirketi seni koymuş başına. Bostan dört dönüm Osman yan gelmesinde ne yapsın. İki kitap okuyup filozof kesiliyorsunuz.
— Değiştin sen kardeşim değiştin. Nerde benim haksızlık savaşçısı arkadaşım. Nerde benim cesur yüreğim, nerde benim yüreğinin götürdüğü yere gidenim?
— Filmin sonunda Cesur yüreğin kafasını kesmediler mi oğlum? Arkadaşları da seyretmedi mi? Yüreğinin götürdüğü yere giden dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına dönmedi mi? Yok Aborjinler telepati kuruyormuş da, yok kırık bacak bir gecede iyileşiyormuş. Yam yam mıyım ulan ben. Boş vericen bu işleri.
— Yenildin demek, pes ettin sonunda. Bir hikaye var bilir misin “ Afrika’da her sabah bir aslan uyanır......
— Yerim aslanını da geyiğini de. Kim daha hızlı koşarsa koşsun kardeşim.Benim ayağım da ayakkabı yok.. Aha bak delik. Ben hadımım diyorum sen çoluk çocuk soruyorsun..
- Ne demiş büyük üstat Niche.?
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsun, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin...
—Arkadaş adam böyle demişte ne demeye yatırmışlar akıl hastanesine, Uçmayı mı becerememiş? Kı..nın üstüne mi düşememiş.
— Baydın bu gün beni, golf oynaya gidiyorum. Geliyor musun? Giderayak sana bir kitap önereyim Ferrarisini satan bilge okudun mu?
- Ferrarisini satan adamdan bilge mi olur lan... Tüp taktırsa neyse...
*************
Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır…Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır…Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur..Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir…Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz…Maymun tatlının kokusunu alır,yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar,Ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır…
Sıkıca yumruk yapmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz…Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama, kaçamazAslında bu maymunun tutsak eden hiçbir şey yoktur onu sadece,Onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir…Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır…Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür kiBu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür…
Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey,Arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur…Tüm yapmamız gereken elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri,Serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır…!!!
Ben, maymuna benzer yanımız olarak sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmiyor oluşumuz olduğunu düşünüyorum:
Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 20–30 kat büyük evlere sahip olmak,
Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir kösesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakin bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
Bize hiç bir faydası olmayan ama her fırsatta hava atabileceğimiz büyük yerde tanıdıklara sahip olmak,
Faizi, getirisi zarara uğramasın diye kıyıp harcanamasa bile bol sıfırlı bir banka defterine sahip olmak,
Dünyalarına ve güzelliklerine katılamadığımız, asla yeterli vakit ayıramadığımız basarîli ve diğerlerininkinden daha güzel çocuklara sahip olmak,
Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
Sağlığımıza, düzenimize, beynimize korkunç zararlar verse bile envai çeşit içkilerin bulunduğu gösterişli, dekoratif bir mini bara sahip olmak,
Oturmadığımız koltuk takımları,İzlemediğimiz dev ekran televizyonlar,Kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha neler nelere sahip olmak...
Ya da sahip olduğumuzu sanmak.
Maymun gibi avucumuzda tuttuğunuz surece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vaz geçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek...

Zor!

Benim canum uyanıkdur ol ma’şuka bakan benemHer denize karışmağa ırmak olub akan benemIrmaklayın ben çağlaram gah gülerem gah ağlaram Nefsüm ciğerüm dağlaram kibr-ü kini yıkan benem Kırdım bu nefsüm çerisün bir etdüm burc-u barusun Pakeyledüm içerüsün can mülkünü yuyan benem
İsmail Ümmi “Yunus Emre’nin Hayatı ve İlk Muakkipleri” Abdülbaki Gölpınarlı
Bilinçlerimiz açık, zihinlerimiz mi dağınık? Yoksa zihinlerimiz açık da, bilinçlerimiz mi bulanık? Neden bilincimiz uykudayken zihnimiz sihirbazlığa soyunuyor, binbir film çeviriyor, yaşanmaz rüyalar görüyoruz da; uyanınca, akıl başa dönünce, hepimiz aynı senaryoda sıkışıp kalıyoruz? Rüyalarımız özgür, aklımız tutsak kalıyoruz. Halbuki geceleri uyuyor, gündüzleri yaşıyoruz!Gün boyu hem iyiyi, hem kötüyü yaşıyoruz. Ruh halimiz de öyle, yaptıklarımız da öyle. Bir mutlu, bir mutsuz oluyoruz. Küçük şeylerle mutlu olmayı beceriyoruz da, yine küçük şeylere neden takılıp kalıyoruz? Sürekli huzuru, kalıcı mutluluğu arasak da neden bulamıyoruz?Genlerimiz ne kadar aktif, damarlarımız ne kadar besleyici. Aynı bedende hem doğruyu hem yanlışı; hem sevinci hem acıyı, hem bencilliği hem paylaşımı, hem başarıyı hem başağrısını, bu kadar çelişkiyi, bu kadar yükü, aslan yürekli rişar hadi neyse, biz nasıl taşıyoruz? Bir yanda korku, hırs, nefret, kin ve haset! Bir yanda cesaret, tevazu, hoşgörü ve merhamet! Çoğu zaman çoğu birbiri içinde bir keşmekeş!Hep iyi olmak istesek de bir yerlerde sanki bir reaktörümüz var biz istemesek de durmadan çalışıyor, durduramıyoruz. Düğmesi nerede bunun? Yok mu bir regülatörü, şalterini bulup kapatamıyoruz. Nefsimize bir türlü tam hakim olamıyoruz. Bile bile lades. Elimizde değil. Bazen şartlı refleks, reaktif davranıyoruz. Yapmak istiyoruz ancak her zaman yapıcı olamıyoruz. Benzer şeylere kızmaktan, benzer bencillikleri yaşamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Her birimiz ne işler; ne projeler, ne çözümler geliştirdik işlerimizde, ne problemler çözdük. Kendimizi öyle kolay çözemiyoruz, geliştiremiyoruz. Zorlanıyoruz.Evde; sokakta, işyerinde hep bir arada yaşıyoruz. Biliyoruz ancak yine de önce bir odaklı kalıyoruz. Ben odaklı davranıyoruz. Benliğimiz çiftliğimiz olmuş. Ne kadar çabalasak da benliğimizi bizliğimiz yapamıyoruz. Olgun bir ben; olgun bir biz öyle kolay olamıyoruz, ben-ben odaklandıkça, “ben oynamam” diye kestirip atabiliyoruz. Yeterince dinlemiyoruz, yeterince empati kuramıyoruz. Koca koca insanlar; hiç mi büyümedik, hâlâ mızıkçılık yapıyoruz!Neden beceremiyoruz? Dalgalı denizler yerine neden durgun bir gölde; gönlü zengin, ruhu dingin yaşayamıyoruz? Niye bu kadar zor? Niye kıyısına köşesine bu kadar yakınız da bu altın gölün, bir türlü içine dalıp kulaç atamıyoruz? Muhtacın halinden anlayan; elinden tutan da biziz, birbirimizi muhtaç hallere düşüren de biziz! Dertlere derman olan da biziz, dertleri yaratan da biziz! Bir kahvenin kırk yıl hatırını sayan da biziz, kırk yıllık dostumuzun hatırını kırk saniyede harcayan da biziz! İnsan insana lazım diyen de biziz; insan insanın kurdu, birbirimizi yiyip kemiren de biziz!Yüreğimizde kaç deste gül fidanı ekili ve kaç parça diken saplı böyle? Gönül bahçemize bulsak bir bahçıvan; her yeni bir gün doğarken budatsak güllerimizi. Dikenlerimizi birer birer söküp atsa kalbimizden; gonca gonca açıversek iyiliklere her sabah yeniden, taptaze. Değil bahçıvan; “bir kedim bile yok”sa, peki ya: “Vücut iklimimin sultanı” sen neredesin? Yalnızca buselik makamında mısın? Hiç makamını terk etmez, yardıma koşmaz mısın?Söyle! Nefsümüzü nasıl dağlayacağız? Bu kibr-ü kini nasıl yıkacağız İsmail Ümmi? Ümüğümüz sıkılı kalmış otomasyon çağında, silikon vadilerde. Peki biz içerümüzü nasıl pakeyleyeceğiz şimdi? Ya can mülkünü nasıl yuyacağız? Öyle hariçten; yüzyıllar ötesinden gazel okumak kolay, gel gör mal canın yongası olmuş, öyle nefsünü kırıp astığın burç tepelerinden bakıp durma halimize, şunun muhtevasını da vereydin ya İsmail Emmi!Özün sözü. Sözün özü: Dünya fani! Akıl huni! İnsan bir bilmece! Hayat bir bulmaca! Hüzün ve sevinç kareleriyle! Soldan sağa. Yukarıdan aşağıya. Bir siyah! Bir beyaz! Parça, parça! Bu film: “Bugünkü Program”: Bu hayat kısa. Bu gördüğümüz belki de “Gelecek Program”dan bir parça. Parçaları birleştirmek, bütünü görmek belki de “Gelecek Sezon”a. Belki başka zamanda? Belki başka boyutta? O da varsa? O da oynarsa?Akıl ermeyince çözmeye. Kimse koşmayınca yardıma. Ne bir bahçıvan; ne bir sultan, ne bir emmi! Hepsi “Neredesin Firuze” gibi farazilermiş meğerse: Derin bir nefes al; çık kendi pencerenden, bak “Karşı Pencere”ne, yaslan arkana, açtım teybin sesini, tam 14. parça, daldır kalbini yüzsün Aksu’larda. İyi geliyor. Dinle!: Hayat zorlaşınca, çıkmaz sokaklarda soluksuz kalıncaAzalınca manadan, seyyar sevdalarda parçalanıncaDil yetmeyince, göz görmeyince, gönül hissetmeyinceKırılınca camdan kalp, dönüp yalnızlığa kilitlenince O zaman şarkı söylemek lazım avaz avazO zaman şarkı söylemeli çığlık çığlığaO zaman yüreğin yükü hafifler belki birazO zaman şarkı söylemek lazım avaz avazDert bitmeyince, bildiğin çektiğine yetmeyinceDüşmanın da kendini yakalayınca, bir daha kin gütmeyinceDil yetmeyince, göz görmeyince, gönül hissetmeyinceKırılınca camdan kalp dönüp yalnızlığa kilitlenince O zaman şarkı söylemek lazım avaz avazO zaman şarkı söylemeli çığlık çığlığaO zaman yüreğin yükü hafifler belki birazO zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz“Şarkı Söylemek Lazım”, Sezen Aksu
Yazar: Adnan Erdoğmuş

Günümüz Şartlarında Kirpilerden Alınacak Ders

İncitmeyecek kadar uzak, üşümeyecek kadar yakın...
Hikaye şöyle.. Çok eski zamanların dondurucu bir kışı yaşanırken, bütün hayvanlar acımasız soğuktan çok etkilenmiş ve çok büyük kayıplar vermişler. Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri olmayıp, kendilerini sıcak tutması mümkün olmayan dikenleri varmış. Bu durumdan çok endişe duyan kirpiler, en az zararla kışı geçirebilmek için meclislerini toplamış ve çözüm aramaya başlamışlar. Tartışa tartışa, nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına ve birbirlerine çok yakın durarak geceyi geçirmelerine karar vermişler.
Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak ve aralarındaki hava akımını önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış. İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler. Ama daha önce hiç ön göremedikleri bir başka problem çıkmış ortaya. Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından kirpiler birbirlerini sivri oklarıyla yaralamışlar. Daha sonraki gece yaralanma korkusundan dolayı kirpiler, bu defa da birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde donmaktan kendilerini kurtaramamışlar.
Ne var ki, her gece, bazen uzaklaşarak bazen de yakınlaşarak, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler. Bu değerli öğreti de onların hayatta kalmalarına neden olmuş. Kıssadan hisse; İster kabul edelim ister etmeyelim, hepimizin bizi kaplayan uzun dikenlerimiz var. Bunlar, bizim hayata karşı savunma mekanizmalarımız, filtrelerimiz. Bazen faydalı, bazen de zararlı. Çoğu zaman, kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza ya da korkutuyoruz onları oklarımızdan, ya da başkalarının oklarından korkuyoruz. Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza, sınamadan geçit vermiyoruz. Ne var ki, hayatta kalabilmek ve sıcaklık ancak yakınlaşmakla, birlikte hareket etmekle mümkün olabiliyor.
Sadece özel hayatımızda değil, iş yaşamımızda da bir takım olduğumuzu hiç unutmamalıyız. Hayatta kalabilmek ve rekabette öne geçebilmek için takım arkadaşlarımızla gerçek uyumu yakalamalıyız. Herkes önce kendi oklarının sorumluluğunu alıp, karşısındakiyle en uygun mesafeyi hemen ayarlamalıdır. Bu sadece bulunduğumuz takımın değil bizim de hayatta kalmamızı sağlayacak sihirli bir yaşam dersidir. İş hayatında esnek olmak, değişen kurallarla birlikte değişimi yakalayabilmek çok önemli. Tabiatımızda var olan oklarımızı, ne kendimize karşı ne de takım arkadaşlarımıza karşı kullanmalıyız. Oklarımızı çıkarma ve kullanma zamanını da çok dikkatli ayarlamalıyız. Yeni dünya birçok çelişkiyi de içinde barındırıyor. Oksuz, oklu kirpiler görme zamanımız artık gelmiştir.
Bu çelişkiler içinde var olmayı başaran kişi ve kuruluşlar hayatta kalabilecekler. Bir an önce, birbirini incitmeyecek kadar uzak, hayatın soğuk, çelişkili ve zor zamanlarında üşümeyecek kadar da birbirimize yakın olmayı öğrenmeliyiz. Herkesin görünür ya da görünmez sivri oklarının olduğunu, bu okların, kişinin hem kendisine hem de başkalarına vereceği zararların bilincinde olup, ona göre davranması gerektiği gerçeğini de hiç unutmamalıyız. Bu dönem zoru başarabilen kirpilerin dönemi olacak.

Mr. Bean Sınav

ÖSS, OKS, KPSS, ÜDS dergen hayatımızın hep stres ve sınavla dolu olduğu bir gerçek. Her sınav ayrı bir heyecan, ayrı bir kaygı. Bu sınava, birde gelecek kaygısı eklenince tam bir stres kaynağı.
Sizlerin stresini azatmak için Mr. Bean´in aşağıdaki videosu tam bir ilaç. Gülmeye hazır olun.